Doğanın Çocukları LogoDoğanın Çocukları

Hakkımızda

Doğanın Çocukları · Antikapitalist Ekoloji Topluluğu

Doğanın Çocukları

Neyi Savunuyoruz?

Ekolojik yıkımın ulaştığı boyut son 30 yıldır küresel düzeyde en yakıcı konulardan biri, gidişata bakılırsa önümüzdeki yıllarda en önemli konu olacak. Geçtiğimiz yıllar art arda tarihte kaydedilmiş en sıcak yıl olarak tarihe geçti ve gelecek aylar ve yıllar da bu ünvanı kazanacak hiç kuşkusuz. Geçtiğimiz yıl aynı zamanda bilim insanlarını dahi şaşırtacak boyutta küresel ortalama sıcaklık değerleri, Antarktika buz denizi buzul yüzey genişliği ve ortalama okyanus yüzey sıcaklığı değerlerini yaşadık. IPCC’nin 2018 yılında yayınladığı raporda aşılması durumunda bazı geri döndürülemez yıkıcı sonuçlara yol açacak eşik olarak belirlenen küresel ortalama sıcaklıklarının sanayi devirleri öncesine göre 1,5 derece ile sınırlandırılmasının ise gerçekleştirilemeyecek bir hedef olduğu artık ayan beyan ortada, hatta yüksek ihtimalle çoktan bu sınırı aştık.

Bilim insanlarınca ekolojik sürdürülebilirlik göstergeleri olarak belirtilen bazı göstergeler ise çoktan tehlikeli sınıra ulaştı, ekosistemlerin işlevsel bütünlüğü, azot döngüsü, fosfor döngüsü, yeraltı tatlı suları, yüzey tatlı suları ve doğal ekosistem alanı bu indikatörler arasında. Gezegen üzerinde canlı yaşamını mümkün kılan tüm biyolojik, kimyasal ve fiziksel süreçler çöküyor, krizi aşan bir boyuta ulaşan bu durum ekolojik çöküş dönemi içerisine girdiğimizi gösteriyor. 1,5 derece gibi bazı sayısal sınırlamalar ve kritik eşikler konunun toplumsal boyutunu gölgeleyebilme ihtimali taşıyan bir teknik yaklaşım içerse de bilimsel olarak önemli veriler olduğu kabul edilmeli. Geçtiğimiz yıl yaşanan, Kuzey Kutbu’ndaki donmuş toprakların çözülmesiyle açığa çıkan büyük miktarda metan, metan hidratlar ve karbondioksit salımı, Alpler, Himalayalar ve Kuzey kutbundaki yüksek dağların buzullarının yaz döneminde tamamen erimesi, asitlenen ve ısınan okyanuslardaki mercan resiflerinin yok olması, pozitif geri besleme mekanizması olarak yeryüzündeki ısınmayı ve aşırılaşmayı arttıracak, sıcaklık artışlarının kontrolden çıkmasına neden olabilecek kritik eşiklerdi. Geçtiğimiz yıllarda tüm coğrafyalarda artan şiddette sıcaklık dalgaları, kuraklık, orman yangıları ve sel felaketlerini yaşadık. Küresel orman yangını karbon emisyonları Kanada ormanlarında kontrol altına alınamayan yangılar sebebiyle 2022’ye oranla yüzde 30 artış yaşadı. Sadece CO2 konsantrasyonlarında rekor kırmıyoruz, aynı zamanda ne kadar hızlı yükseldiği konusunda da rekor kırıyoruz.

Tüm bu veriler yaşanan iklim krizinin toplumsal bir sorun değil, doğal döngülerde gerçekleşen bir süreç olduğunu iddia edenleri yanlışlamak için yeter de artar. Geçmiş çağlarda yaşanan tüm bu değişimler binlerce yıla yayılan bir süreç içinde dev volkanik patlamalar, meteor çarpması, kıtaların, kayması sonucu etkilenen atmosferik sistemler, buzullaşmanın yarattığı albedo etkisi, dünyanın diğer gezegenlerle etkileşimi sonucu yörüngesindeki değişiklikler, güneşten gelen enerjideki değişimler gibi büyük kozmik olayların etkisinde gerçekleşmişti. Şu an içerisinde bulunduğumuz değişim ise mevcut sosyoekonomik düzenin yapısal ve toplumsal koşulları yüzünden gerçekleşmekte, sürekli genişleyen sermaye birikimi, ekonomi büyüme ve dış koşullar tarafından dayatılan tüketim çılgınlığı… Bu yüzden kendisini bir kriz olarak adlandırmaktayız.

Kapitalizm, Ekolojik Yıkım ve Ekomodernizm

Ekonomik büyümenin teknolojik gelişme sayesinde ekolojik sınırlarla uyumlu hale getirilebileceği düşüncesine dayanan ekomodernist teorilerin ekoloji anlayışı içerisindeki hegemonyasını Brundtland Raporu olarak da bilinen Ekim 1987'de Birleşmiş Milletler tarafından Ortak Geleceğimiz Raporu’na dayandırabiliriz. Sürdürülebilir Kalkınma olarak adlandırılan bu strateji gezegenin ekolojik sınırlarının uyarı vermesinin ardından sermaye birikiminin sekteye uğramadan devam edebilmesi adına önerilen bir ekonomik büyüme stratejisiydi. 80’li yıllarda ekolojik tahribatın neden olduğu değişimler sebebiyle görülmeye başlanan ekolojik hareketlere de bir sus payıydı. İklim krizinin asıl sebebinin karbon salımları olduğu, yenilebilir enerji kaynaklarına geçişin yegâne çözüm olduğu salık verildi. 90’lı yıllarda ve 2000’lerin başında dünyanın dört bir yanında hidroelektrik santral projelerinin artmasıyla birlikte yükselen yerel ekoloji direnişleri ise argümanın çürüklüğünü açığa vuruyordu. Fakat sistemi ayakta tutmaya çalışanlar tüm bu karşı çıkışları, yenilebilir ve sürdürülebilir bir dünyaya karşı oldukları ve dahası alışık olduğumuz bir biçimde devlet düşmanı olmak ile suçlayarak kriminalize etmeye çalıştılar.

1992 yılında Rio’da düzenlenen Dünya Zirve’sinde imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) ardından birçok antlaşma imzalandı, uluslararası kurum doğdu ve paneller düzenlendi. Her yıl COP olarak bilinen taraflar konferansında dünyanın canavarları, ya da daha resmi bir tanımla hükümet liderleri ve enerji şirketlerinin patronları bir araya gelerek asla hayata geçirmeyecekleri sözler ve hedefler üzerine antlaşmalar imzaladı. Liberal aktivist çevrelerce çokça övülen Kyoto Protokolü, ekosistemsel dengelerin piyasa aracılığıyla düzenlenebileceği anlayışını hayata geçiren protokoldü.

Sermaye birikimi alanına girmemiş doğal varlıklar bu döngüye sokuldu, karbon borsaları oluşturularak sermayelerin yeniden değerlenmesi ve böylece iklim krizi üzerinden büyük karlar elde edilme dönemi başlatıldı. Karbon salmayı para ile satın alabilecek bir hale getirme işi, parası olanlar için hiç de caydırıcı olmasa gerekti, ayrıca karbon borsası üzerinden GYSH arttıran devletler de bu durumu elbette sevinçle karşılayacaktı. Ayrıca 70’li yılların ardından yükselen neoliberalleşme dalgası kamusal varlık ve hizmetlerin özelleştirilmesine ve doğal varlıkların metalaştırılması ile ekstraktivizm yoluyla tahrip edilmesine yol açtı. Tüm bunların sonucunda, atmosferdeki karbon salımlarının yüzde ellisinden fazlası son 30 yılda salındı, yenilenebilir enerjiye geçiş ve net sıfırın sözlerine rağmen fosil yakıt yatırımları arttı. Son 30 yılda hem yenilenebilir enerji üretimi hem de fosil yakıtlardan enerji üretiminde ciddi bir artış yaşandı. 2024 yılında CO2 konsantrasyonunun artış hızında rekor kırılması şaşırtıcı olmasa gerek.

İklim krizinin hepimizin ortak geleceğini etkilediği, bu yüzden düzenin egemeni sermaye sınıfının krize karşı önlemler alacağı, teknolojik gelişmeler sayesinde kapitalizmin doğaya zarar vermeyecek bir hale gelerek yeşilleneceğine dair hegemonik görüş giderek zayıflamakta. Geçtiğimiz yıllarda Dubai’de gerçekleşen COP28’de konferansa ülkenin ulusal petrol şirketinin CEO’sunun başkanlık etmesi, 2000’in üzerinde fosil yakıt şirketi delegesi katılması, “fosil yakıt” ifadesinin geçirilmesine rağmen bunların “aşamalı olarak azaltılması” ifadesiyle fosil yakıttan çıkışın dahi sözünün verilememesi liberal iklim aktivizmi çerçevesi içerinde yer alanlardan dahi tepki topladı ve COP’ların bir çözüm olamayacağına dair görüşü öne çıkarttı. Elbette bu yalnıza COP28’de yaşanan olaylardan kaynaklanmadı, senelerdir verilen vaatlere rağmen ortaya çıkan tablo kapitalizmin yeşillendirilerek meşru kılınamayacağını gösterdi. Ayrıca küresel çapta bir prestije sahip IPCC raporlarında dahi devletleri silah sanayilerinin neden olduğu karbon salımlarının yer almadığı, bunun üzerine antlaşmalarda geçen maddelerin olduğu da bir gerçek. Fosil yakıtlardan çıkış zaten son sürat III. Dünya savaşının fitillerini ateşleyen egemenlerinin verebileceği bir söz değildi. Silah sanayisinde oldukça kritik bir önemde olan fosil yakıtlar, hızlı ve kolay taşınabilmesi nedeniyle vazgeçilmez bir durumda. Nitekim 19. Yüzyılda Batılı sömürgeci devletler tarafından savaş gemileri ve silahları için kullanılmaya başlanan kömür III. Dünya ülkelerinin sömürgeleştirilmesinde önemli bir role sahipti. (Malm, 2024) Hegemonya krizinde olan emperyalist ABD ve AB ülkelerinin Ukrayna’da Filistin’de, Orta Doğu ve Latin Amerika’da ateşlediği ve desteklediği savaşlar da gösteriyor ki fosil yakıtların kullanılmadığı bir dünya düşlerinde yer almıyor.

Hatta yakın tarihte yayınlanan IPCC raporlarında görülen karbon yakalama ve depolama teknolojileri ve onların kullanıldığı mümkün gelecek senaryoları gösteriyor ki düzenin egemenleri 1,5 hatta 2 derece sınırını aşıp sonrasında bu teknolojiler aracılığıyla negatif emisyon sağlayarak gezegeni soğutmayı planlıyorlar. O zamana kadar karbon salınımları ile sermayebirikimine devam edecekler, çünkü bu şekilde elde edebilecek karlar şimdiden önlem alınan senaryoya göre oldukça fazla. Biyoenerji ile karbon yakalama ve depolama teknolojisi olan BECCS’in kullanıldığı senaryo Hindistan’dan daha büyük bir alanı yağmur ormanına dönüştürerek negatif emisyon sağlamayı içeriyor. Hindistan’dan daha büyük bir arazi gerektiren bu proje, yerel halkların yaşam alanlarının gaspını içermesi ve elbette gezegenin ısındığı o aralıkta ne gibi toplumsal felaketlerin açığa çıkabileceğini göstermeyecek kadar korkunç teknik bir yaklaşıma sahip. Gezegenin ortalama sıcaklıklarını yükseltip ardından geri alınıp alınamayacağı ya da geri alınsa dahi ne tür geri döndürülemez sonuçlara yol açabileceği ise muamma.

Ne Yapıyoruz?

Okuma grupları, tartışmalar, yazılar ve etkinlikler aracılığıyla teoriyi ve pratiği birleştirmeye çalışıyoruz. Mücadeleyi yalnızca savunma değil, aynı zamanda kurma süreci olarak görüyoruz.

Burada yeşil yeni düzen politikalarına eklemlenme ve destekleme eğilimi gösteren sosyal demokrat ve sosyalist ekomodernleşmeci yaklaşımların da durdukları zeminin kayganlığı açığa çıkıyor. Süreçten etkilenenler ile politik hareketlerin kendi örgütlülüğünü inşa etmesi zaruridir. Yoksa düzen içi güçler, teknokratik bir ekolojik politika ile yaşam alanlarını gasp edecek, dünyayı ezilen halklar ve emekçiler için bir cehenneme çevirmekten çekinmeyecektir. Sürekli genişlemeye yazgılı sermaye birikimine dayalı ilişkilerin ve kapitalist artı-değer yasasının devam ettiği bu düzende ekolojik sınırlarla uyumlu bir toplum oluşturmak, ekolojiktahribatı geriletip ekosistemleri onarmak mümkün değildir.

Doğanın Çocukları ekolojik krizin işleyişle bağlantılarını kurduğu ölçüde anti-kapitalist ekoloji hareketlere, yerel direnişlere dahil olur, bunları büyütür ve örgütler. Düzen içi ekomodernleşmeci STK’Lar ve oluşumlarla kendi arasına çizgi çeker. Savaş karşıtı hareketlere destek verir.

Bütün Sosyalizmler Ekolojik Değildir

Kendisini düzenin temsilcilerine ve çözüm önerilerine eklemlemeyen ama ekomodernist olarak adlandırabileceğimiz sosyalist bir yaklaşımın varlığından da bahsetmek mümkündür. Bu yaklaşım sosyalizmin “eko” vb. eklere ihtiyaç duymadığını, sermaye ilişkisinin ortadan kalktığı bir toplumsal düzenin zaten varoluşsal olarak ekolojik olduğunu savunur. Ekolojik olmayan sosyalizm yoktur görüşünü savunan bu yaklaşım, sosyalizm içerinde bulunan birçok farklı fraksiyonu görmezden gelir ya da indirgemeci bir tutuma düşer. Bu, ekososyalizmi küçük burjuva ve devrimci olmayan yaklaşım olarak görme eğilimindedir. Ekososyalizmi de küçülmeci yaklaşımları da tek bir anlayışa indirgeme, gerici, ütopyacı ve teknoloji karşıtı görme konumuna düşer.

Geçmiş sosyalizm deneyimlerine baktığımızda kendiliğinden bir ekolojik perspektifin açığa çıkmadığını, ekoloji sorununun çözülmediğini görebiliriz. Sovyet sosyalizmi deneyimine baktığımızda, I. Dünya Savaşı’nın ardından çökmüş ekonomiyi ayağa kaldırmak adına hızlı büyüme ve üretimcilik anlayışı devreye sokulmuştur. Günümüzde Çin tipi sosyalizm için ise güçlü bir devletin ve merkezi planlamanın yönlendirdiği sermaye gruplarının 10-20 yıl içinde maddi anlamda devasa bir büyüme elde eden bir ekonomiyi açığa çıkardığını da söyleyebiliriz.

Ve tabii ki bu deneyimin merkezi bir planlama yönüne sahip olsa da kâr amacı güden kapitalist nitelikte birikim stratejisine sahip olduğu söylenebilir. Sosyalizm üretim ve tüketim ilişkilerinin toplumsal örgütlenmesinde nitel bir farklılaşmadır ve kolektif mülkiyet çerçevesinde nicel anlamda refahtan değil gereksinim ve özgür insani gelişmeye odaklanmalıdır. Fakat maddi bir güç olmadan sosyalizmin inşasında kendiliğinden böyle bir yola gireceği de mekanik bir tarihsel bakış açısıdır. Ekoloji hareketinin ve deneyimlerinin görmezde gelinmesine ve küçümsenmesine yol açabilir. Kapitalist değer yasasının işlemediği bir toplumda nükleer santraller, endüstriyel tarım ve hayvancılık, gelişmiş bir ulaşım sektörünün ekolojik açıdan sürdürülemez olduğu fikri kendiliğinden açığa çıkmayabilir. Karbon salımına sebebiyet vermediği için yeşil olan, çok düşük bir oranda risk barındırdığı iddia edilen nükleer santrallere izin verilip verilmeyeceği, verimlilik açısından ele alındığında önemli etkilere sahip olan pestisitler ve yapay gübrelerin ve diğer endüstrilerin tarım tekniklerinin kullanılıp kullanılmayacağı, enerji üretiminde fosil yakıtların kullanımının ne kadar azaltılacağı tartışması bu noktada kritiktir.

Ekoloji mücadelesinin sınıf mücadelesini dışlayamayacağını ve sınıf mücadelesinin de ekoloji mücadelesine içkin olduğu gerçeğini kapitalizmin işleyişini analize kattığımız zaman anlaşılır olacaktır. Ekolojik yıkımın neden olabileceği felaketlerin en çok işçi sınıfını ve emekçileri etkilediği ve ekoloji mücadelesinde yer alanların -yaşam alanı yok edilenler, felaket bir geleceğe mahkum edilenler- da sınıfsal konumu düşünüldüğünde ve ekolojik yıkımın asıl sebebinin kapitalizm olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu gerçek daha açık bir şekilde görülebilir. Fakat ekolojik perspektiften uzak sınıf örgütlenmeleri ve sosyalist stratejilerin ya da sınıf perspektifinden uzak ekoloji mücadelesinin işçileri ve yaşam alanı yok edilen emekçileri karşı karşıya getirebileceği daha önceki deneyimlerle kanıtlanmıştır. Ekmek teknesi olan madenin ya da termik santralin kapatılmaması için bir ormanı savunan diğer emekçilere ya da ekolojistlere karşı çıkan işçilerin o termik santrali çalıştırmaya devam eden sermaye birikiminin kendisini sömüren ve yaşamını zehirleyen esas neden olduğunu görebilmeleri için ekolojik perspektife sahip bir sendika tarafından örgütlenmeleri gereklidir. Ormanı ya da yaşamı savunan ekolojistlerin ise o ormanı ve diğer yaşama alanlarını, o termik santral işçilerinin örgütlenmesi ile kurtarabilecekleri gerçeğiyle hareket etmesi gerekir.

Doğanın Çocukları nükleer enerji, endüstriyel tarım ve hayvancılık karşıtı hareketlere destek verir. Ekoloji mücadelesinin sınıfsal perspektifini oluşturmak, sınıf mücadelesine ekoloji perspektifini kazandırmak için gençler arasında eğitimler düzenler ve örgütlenme zeminlerine katkı sağlar.

Planlama ve Küçülmecilik

En çok tartışılan bir diğer yaklaşım olan küçülmecilik ise içerisinde çok farklı fraksiyonları barındırır. İlki sosyalist bir devrimi ütopik bularak kapitalizm içerisinde meta ve enerji üretimi ve tüketimlerinin azaltılmasını savunan küçülmeci yaklaşımdır. Bu yaklaşımın kapitalizmin yapısal özelliklerini ve iç dinamiklerini analiz etmede oldukça yetersiz olduğu kolayca iddia edilebilir. Kar elde etme güdüsüyle özel mülkiyet çerçevesinde sahip olunan üretim araçları ile kıyasıya rekabetçi bir piyasa sisteminde varlıklarını devam ettirmeye çalışan sermayedarlardan oluşan bir düzende meta üretiminin azaltılması, kapitalist girişimlerin yok olma/batma riskini göze alarak yapabilecekleri bir şey değildir.

Küçülmecilik ve ekososyalizmi bir araya getiren ve “reformist olmayan reformlar” aracılığıyla bir dönüşümü savunan başka küçülmeci yaklaşımlar da vardır. İlham kaynağı Andre Gorz’a dayanan bu yaklaşım, evrensel temel ihtiyaçların sağlanması, çalışma saatlerinin azaltılması, kamusal finans, müşterekler ve paylaşım alanının geri kazanılması ve genişletilmesi, üretimin yerelleştirilmesi ve benzeri önerilerde bulunur. Bu literatürde bu tarz hizmetlerin, meta üretiminin merkezinde olduğu bir sistemde nasıl hayata geçirilebileceği, örgütlenme, devletin güç kullanma tekeli ve devrim sorunları geçiştirilir. Bu yaklaşımda genellikle dönüştürücü özne işçi sınıfı değildir, toplumsal dinamiklerden oluşan yurttaşlardır, ayrıca merkezi iktidarı ele geçirmek ve parti örgütlenmeleri hiyerarşik bulunduğu için genellikle kabul görmez. Yerellik, otonomi ve katılımcılık çerçevesinde kendi özyönetimlerini oluşturan, üretimi yerel ölçekte örgütleyen otonom ve özerk yapılar savunulur. Fakat yerel üretim, otonomi ve özerklik toplumsal örgütlenmeden bağımsız bir şekilde ele alındığında boş göstergelerdir. (Işıkara & Narin, 2023)

Rojava, La Via Campesina ve EZLN ekolojik yerel yönetim deneyimleri kesinlikle yadsınabilecek deneyimler değildir ve bu deneyimlerden alınacak oldukça fazla ders vardır. Fakat bu yönetimlerin meta üretimini azaltsa da tam olarak bitirip bitiremediği, sermaye ve piyasa ilişkilerinin yer yer sızdığı küresel çapta bir sistem tarafından kuşatılmış olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Merkezi planlama, devlet gücü ve toplumsallaşmış demokratik özyönetim biçimleri birbirini dışlayan olgular değildir. Özellikle değişen ekolojik dengelerin Küresel Güney’de yaratmış olduğu tahribat düşünüldüğünde Kuzey ülkelerinden kaynak sağlanması ve kendi kaderine terk edilmemelerini sağlayan merkezi bir planlamanın önemi açığa çıkmaktadır. Yerel yönetimler arasındaki koordinasyonsuzluk ve anlaşmazlıklar günümüzde kriz boyutunun ulaştığı boyuta bakıldığında ekolojik sınırların kaldıramayacağı yüklere sebebiyetverebilir. Ayrıca günümüzde ulaşılan boyut ekolojik onarımı gerektiren bazı kısıtlamaları da gerektirebilir. Bu da bir devlet gücünü ve örgütlenmeyi gereksinir. Burada zaten yoksul halkların yaşam şartlarını zorlayacak kemer sıkma uygulamalarından bahsetmiyoruz. Gerekirse Güney’den Kuzey’e kaynak transferini sebep olan ekolojik emperyalizmi sorunsallaştıran ekoleninist anlayış, zengin Kuzey ülkelerinin üretim ve tüketim ilişkilerine kısıtlama getirilebileceğini iddia eder. Bu da bir iktidar, devrim ve devrimci özne sorununu gündeme getirir. Kapitalizmi yıkacak asıl devrimci özne olarak işçi sınıfının merkeze alan ve bunu diğer toplumsal mücadelelerle ittifaklar kuran bir siyasi hat, örgütlenme ve strateji gündeme alınmalıdır.

Doğanın Çocukları planlama, ekososyalizm ve küçülmeci yaklaşımların bir araya getirebileceğini savunur. Anti-emperyalist mücadeleyi destekler. Yerel direnişler ile merkezi iktidarın hedeflenmesini içeren sınıf mücadelelerinin bağını kurmakta sorumluluk alır.

Üniversiteler

Üniversiteler gençlerin yaşam alanı ve bilimsel bilgi üretimi merkezi olarak gençliğin ekoloji mücadelesini yürüteceği önemli alanlardan biridir. Eğitim hizmetlerinin sermaye birikim sürecinin içine çekilmesi, bilginin metalaştırılması süreçlerini hızlandıran neoliberalleşme ile üniversitelerde gelişen bilim ve teknoloji sermayenin ihtiyaçlarını karşılamaya entegre edilmiştir. Müfredatın üniversitedeki tüm bileşenlerin dahil olduğu demokratik mekanizmalar aracılığıyla belirlenip denetlenmesi bilim ve teknolojinin toplumcu, ekolojik sınırlara duyarlı bir çerçevede geliştirilmesi açısından elzemdir. Bu yalnızca kampüslerle sınırlı kalan bir mücadele ile elde edilemez. Kapitalizmin çoklu krizi yeryüzünde mülksüzleştirme ve talan dalgasını ivmelendirmiştir. Gelecek dönemde her yerden pıtrak gibi boy verecek ekoloji direnişleri gençliğin dinamizmine ihtiyaç duymaktadır.

Doğanın Çocukları ekolojik bakış açısıyla üretilecek bilginin ancak özgür demokratik üniversitelerde gerçekleşebileceğini savunur. Kırdaki yerel ekoloji ve kent hakkı mücadelelerine güç verir, bu mücadelelerin kampüslerde gündem edilmesi için çalışır.

Kaynaklar

Malm, Andreas. (2024). The Destruction of Palestine Is the Destruction of the Earth, VersoBooks. Yazıya git →

Işıkara, Güney & Narin, Özgür. (2023). Küçülme ve Sosyalizm: Bazı Kritik Kesişim Noktaları Üzerine Notlar. çev. Onur Yılmaz. Yazıya git →