Günlerdir haberlerde en çok yer bulan başlıkların arasında ekstrem sıcaklıklar var. Avrupa'da artan sıcaklıklar sebebiyle son bir ayda 3.700’den fazla insan hayatını kaybetti¹. Üstelik bu sayı farklı parametreler ve dolaylı ölümlerin hesaba katılmasıyla çok daha yükselebiliyor. Öyle ki bir araştırma önerisi geçmiş yıllarda aynı aydaki can kaybı sayılarıyla bu seneyi kıyaslayarak Haziran ayında Avrupa’da sıcaklık sebepli can kaybının 20.000’i aşmış olabileceğini öngörüyor.
Sıcaklık sınıfsal farklılıkları keskinleştiriyor
Sıcaklardan en çok etkilenen grupların başında ise yoksul kesimler geliyor. Sıcaklık, sınıfsal farklılıkların da keskin bir biçimde ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu durum, en basit haliyle klimaya erişim olarak gündemde kendine yer buluyor. Isınma gibi temel bir ihtiyaç haline gelmiş olan soğutma sistemleri mimariden şehir planlamasına kadar göz ardı edilen bir konu. Bu, özellikle işçilerin günlük hayat pratiklerini devam ettirebilmesi için gereken ulaşımdan, çalışma koşullarına ve ev içine kadar her alanda etkisini gösteriyor. Örneğin geçtiğimiz hafta Fransa’da klimasız bir otobüs şoförünün baygınlık geçirmesiyle otobüs kaza yaptı. Başka bir sorun iş yerlerinde üst kademe yöneticilerin katlarında klima çalıştırılırken, kapasite veya maliyet bahane edilerek çalışanların olduğu katlara klima konulmuyor ya da çalıştırmıyor olması.
Aynı zamanda yoksul mahallelerde klima olmaması ev içinde çeşitli hastalıkların tetiklenmesiyle ölüm oranlarını arttırıyor. Bu sebeplerden hastaneye başvurular çığ gibi arterken öte yandan Almanya'da doktorlar, ameliyathanelerde klima olmaması sebebiyle sıcakların ameliyatları ve dolayısıyla hastaların sağlığını olumsuz etkilediğini belirtiyor.
İklim krizi sebebiyle artık sürekli ani hava değişikliklerine, aşırı sıcaklara, aşırı yağışlara ve sel felaketlerine maruz kalıyoruz. Son dönemde yaşanan aşırı sıcaklara ek olarak El Nino ve Avrupa’daki sıcak hava dalgaları da gündeme geldi. Sonuç olarak hepimiz, kapitalizmin ateş üfleyen nefesini ensemizde hissettiğimiz günlerden geçiyoruz.
El Nino gerçekten bir “doğal afet” mi?
El nino, Pasifik Okyanusu’nda etkili olan Alize rüzgarlarının yön değiştirmesiyle ve/veya şiddetinin azalmasıyla normalde yaşanan iklim koşullarının değişmesi anlamına geliyor. Bu değişiklik, özellikle Güney Amerika ülkelerinde aşırı yağışlarla, Avustralya, Endonezya gibi bölgelerde ise kuraklıklarla kendini gösteriyor. 20. Yüzyılın başından itibaren kayıtlara geçirilen ve takip edilen bu dalgalar gıda krizi, sel felaketleri, orman yangınları gibi nice felaketlere yol açmış. Uzmanlar bu sene gerçekleşecek “süper el nino” adını verdikleri etkinin, şu ana kadar görülen El Nino’lara kıyasla daha şiddetli olacağını söylüyorlar.
Fakat burada “doğal” bir olay olarak Pasifik çevresindeki herkesi eşit etkilediği söylenen El Nino’nun her yerde aynı etkiyi bırakmadığını belirtmek gerekiyor. Emperyalizmin sömürgeleştirdiği Güney Afrika’da ve Güneydoğu Asya’da geleneksel tarım yöntemleriyle üretilen gıdalar doğrudan olumsuz koşullardan etkileniyor ve gıda kriziyle birlikte kıtlıklar yaşanıyor.
Ayrıca yine “doğal afet” kategorisinde görülen El Nino’nun oluşturduğu yağış ve kuraklık koşulları, doğal olarak değil kapitalizmin dönen çarkları altında her geçen gün daha çok ısınan dünyada şiddetli afetlere dönüşüyor çünkü aslında olan şey sera gazlarıyla ısınan havanın daha çok nem tutması ve böylece aşırı yağışlara müsait hâle gelmesi, öte yandan yüksek sıcaklıklarla daha hızlı kuruyan toprağın kuraklığa yatkın hâle gelmesi.
Avrupa da sıcaklığın odağında
El Nino’yla doğrudan ilişkilendirilmeyen fakat ayrıca El Nino kadar büyük bir sorun teşkil eden sıcak hava dalgaları da son dönemde özellikle Avrupa’yı ciddi şekilde etkiliyor. Fransa’da ve İspanya’da 1950’lerden beri tespit edilen en yüksek sıcaklıklar yaşanıyor ve eskiden böylesi yoğun sıcaklık stresleri yaz ortalarında başlarken artık hazirandan itibaren görülüyor.
Sıcak hava dalgaları, yüksek basınç sistemlerinin bir bölge üzerinde uzun süre sabit kalmasıyla oluşuyor. İklim kriziyle değişen atmosfer koşulları sebebiyle bu basınç sistemleri daha yavaş hareket ediyor ve bir yerde daha uzun süre kalıyor. Ayrıca yine iklim krizi sebebiyle bu durum hem daha sık gerçekleşiyor hem de olumsuz etkileri daha şiddetli hissediliyor. İngiltere’deki sıcak hava dalgalarını inceleyen bir araştırma, sera gazı salınımının günümüzdeki gibi yoğun olmadığı koşullarda böylesi sıcaklıkların 50 yılda bir gerçekleşmesi gerektiğini gösteriyor. Ancak şu an atmosferdeki 1,3 derece artış nedeniyle yaşamsal faaliyetleri durduran sıcak hava dalgalarının en az 5 yılda bir gerçekleşeceği öngörülüyor².
Bu veriler altında, her geçen gün yaşam için elverişli optimal hava koşullarından büyük bir hızla uzaklaştığımızı söylemek mümkün. Öyleyse zaman hepimize, küllerimizden doğmanın mümkün olup olmayacağını gösterecek.

